22 Mayıs 2010 Cumartesi

BİRAZDA TEFEKKÜR...

Tags


ÖLÜM DENİLEN HAKİKAT HAKKINDA BİR DENEME
İnsan… Allah’ın yarattığı en şerefli varlık… Kâinatın küçük bir özeti… Bu âlemde ne varsa hepsi insanda mevcut…Mevla… Bize şah damarımızdan daha yakın…
İman…, Allah vergisi. Her şeyin başı O’na teslimiyet… Başı da, sonu da samimiyet…
Her yokuştan sonra bir iniş, her zorluktan sonra da bir kolaylık var.
O halde neden öyle gurur ve kibirle yürüyoruz? Ne başımız yüce dağlar kadar yükselebilir ne de gururumuzla yerleri yarabiliriz. Bir damla meniden halk edildiğimiz gibi, Bir nefeslik de canımız var. Elbet beklenen olacak ve bir gün sıra bize de gelecek. Ya neşeli geçen bir günün akşamında,ya soğuk bir gecede sobanın yanı başında;ya bir düğüne yetişirken zincirleme kazada …,yada tüm işlerin yolunda gittiği bereketli geçen sezonun sonunda..O an mutlaka gelecek….mutlaka…
Yaşamımız boyunca hep arka sıralara atıp durduğumuz,ismini duyduğumuzda bize daha fani ve sevimli gelen dünya nimetlerini aklımıza getirmeye çalıştığımız ,ölüm bizi bekliyor.
Dünya kime kalmış ki, bize kalsın.
Sanki hiç dünya saltanatı bitmeyecekmiş gibi… Dört elle sarılıyor insan…
Kavga-dövüş… Kan, kıyamet, ölüm, savaş…
Ecel yaklaşıyor yavaş, yavaş…
Derken bir ‘Paydos Borusu’ çalıyor.
Her şey yalan oluyor.
İnsan bir gül gibi soluyor.
‘Kim bilir nerde, kaç yaşında…’
‘Bir namazlık saltanatı oluyor, o musalla taşında…’
Sonra en çok sevdikleri kendi elleriyle onu mezarına indiriyor.
Doymayan gözlerini toprak doyuruyor.
Bir zamanlar dünyalara sığmayanlar, tırtıllara, kurtlara, böceklere yem oluyor.
İşte sonumuz bu.
Yaşamak elbette güzel!.
‘Yaşlanıp yıpranmak hazin.
Buna bir çâre yok mudur, ya Rabbel Âlemin?..’
Veysel, Yahya Kemal Beyatlı’nın söylediğinden daha güzelini söylüyor:
‘İki kapılı bir handa… Gidiyoruz gündüz gece…’
Konulup göçülen yer han değil de nedir ki?.. Bizden evvel burada kimler vardı, bilenimiz yok.
Hayat bir rüzgâr gibi geçip gidiyor. Saçlarımızın dökülmesine, belimizin bükülmesine,
her yanımızda kırışıklıklar oluşmasına dur diyebilen kimse yok. Dolu dizgin mezara doğru koşuyoruz.
Ölüm bile lâyık olan kullara, bembeyaz ve tertemiz tüller içindeki bir taze gelin gibi gidiyor.
Ölüm bir son değil. Her son da yeni bir başlangıç.
Ölüm, çizginin bu tarafından öbür tarafına atlamak gibi bir şey. Fani dünya ile ebedî âlem arasında bir nefeslik mesafe var. Doktor, ilâç, tedbir, birer avunma, vesile ve sebep… Kader, vakti gelince hükmünü icra eder. Ölecek olan ölür. Eğer şifa ilâçlarda olsaydı, hiçbir doktor ölmezdi. Ölümü öldürmek mümkün değil. Ölüm hepimiz için bir baş tacı. Nihayetinde alın yazısı insanların arzularına göre değişmiyor ki…
Ahiret olmasaydı, ölüm denilen ayrılığa kim dayanabilirdi?


Ekrem YAMAN(Bu makale, Mersin Tercüman Gazetesi’nin 17 Ekim 2005 tarih ve 139 sayılı nüshasında yayımlanmıştır.)